1. YAZARLAR

  2. Baki ŞİMŞEK

  3. “ÜNİTER DEVLETTE MİLLİYETÇİLİK VE HOŞGÖRÜ…”
Baki ŞİMŞEK

Baki ŞİMŞEK

ETKİHABER
Yazarın Tüm Yazıları >

“ÜNİTER DEVLETTE MİLLİYETÇİLİK VE HOŞGÖRÜ…”

A+A-

Hoşgörü ve Birlikteliğin Hâkim Olacağı Bir Siyasi Yapının, Üniter Devlet Anlayışımıza ve Milliyetçi Görüşümüze Neden Zarar Vermeyeceği Hakkında Hukuki ve Akademik Bir İnceleme”

1.BÖLÜM

GİRİŞ

Hoşgörü ve birliktelik kavramları, toplumların hem demokrasi anlayışına hem de siyasi, sosyal ve hukuki yapılarına ışık tutan temel unsurlardan bazılarıdır. Özellikle çok farklı etnik grupların, dinî inançların ve kültür çeşitliliğinin bir arada yaşadığı ülkelerde, bu kavramların doğru anlaşılması ve uygulanması büyük önem taşır. Ülkemiz gibi köklü bir tarihsel geçmişe sahip olan toplumlarda, hoşgörü ve birliktelik odaklı bir siyasi anlayışın, millî değerleri ve üniter devlet yapısını nasıl etkileyeceği üzerine yapılan tartışmalar oldukça geniştir. Bu tartışmalar, kimi zaman “millî kimliğin tehdit altında olduğu” veya “üniter devlet anlayışının zarar göreceği” şeklindeki kaygıları da beraberinde getirir.

Bu makalemde, hoşgörü ve birliktelik esasına dayalı bir siyasi yaklaşımın, “millet” olma bilincini zayıflatmaktan ziyade güçlendirebileceği tezi üzerinde duracağım.

Aynı şekilde, üniter devlet yapısı ile milliyetçi düşüncenin hukuki ve tarihsel temellerini gözden geçirecek; hoşgörü, çoğulculuk ve toplumsal mutabakat kavramlarının, devletin bölünmez bütünlüğünü ve millî kimliğin devamlılığını nasıl destekleyebileceğini tartışmaya açacağım.

Bu makaleyi okuyanların, makalenin sonundaki “yazıya yorum kat” başlığı altındaki kutucuğa görüşlerini yazmalarını ya da özelden mail adresime görüşlerini göndermelerini rica ediyorum. Sorularınızın cevapları bu sitede ya da talebiniz doğrultusunda özelden cevaplandırılacaktır.

Bu çerçevede, hukuki dayanaklar ve akademik literatür ışığında kapsamlı bir analiz sunmayı amaçlıyorum.

Konuyu ele alırken sırasıyla öncelikle “teorik çerçeve” ve “tarihsel arka plan”ı sunacak; ardından üniter devlet anlayışının ne olduğu, hukuki açıdan nasıl tanımlandığı ve milliyetçi görüşün temel özelliklerini anlatacağım. Daha sonra hoşgörü ve birliktelik odaklı siyasetin, farklı toplumsal kesimler arasındaki ilişkilere dair etkilerini, örnekler ve karşılaştırmalarla inceleyeceğim. Böylece, hoşgörünün yalnızca bir “hoş görü” meselesi değil, aynı zamanda toplumsal bütünlüğü güçlendiren bir araç olduğu tezini işlemeye çalışacağım. Son olarak makalenin nihai bölümlerinde, “hoşgörüye dayalı siyasi yapılar”ın hukuki sistemlere entegrasyonu ve bunun milliyetçi söylemlere karşı doğurabileceği tepkiler üzerinde duracağım.

Ülkemiz özelinde, farklı dönemlerde benimsenen siyasî yaklaşımların nasıl sonuçlar doğurduğu ve toplumsal yapıyı nasıl etkilediğini de inceleyeceğim. Böylelikle, üniter devlet anlayışımızın ve millî değerlerimizin, hoşgörü ve birliktelik üzerine temellenen politikalarla zedelenmeyip aksine pekişebileceğini ortaya koymaya çalışacağım.

Bu giriş bölümünde özetlendiği gibi, makale kapsamında hem hukuki hem de akademik boyutlar göz önünde bulundurulacaktır.

Teorik kaynaklara, ulusal ve uluslararası hukuk normlarına, ayrıca akademik çalışmalara atıflar yapacak; gerektiğinde tarihsel ve sosyolojik veriler kullanıp, konuya multidisipliner bir yaklaşım sergilenmeye gayret edeceğim. Böylece, “çok kültürlülük” veya “kapsayıcı siyaset” gibi kavramların devlet yapısını parçalamadığını, bunun yerine millî kimliği canlı tutmaya hizmet edebileceği konusunu tartışmaya açacağım. 

1. BÖLÜM / 1.KISIM:

TEORİK ÇERÇEVE

Hoşgörü kavramı, sosyal bilimlerin pek çok disiplininde farklı şekillerde tanımlansa da genel bir noktada, birey ve grupların birbirlerinin varlığına, inançlarına ve yaşam biçimlerine saygı duymayı ifade eder. Farklılıkların kabulü veya en azından tolere edilmesi şeklinde ortaya çıkan bu yaklaşım, modern toplumların çatışma çözümünde ve demokratik değerlerin inşa edilmesinde önemli bir rol oynar.

Hoşgörü kavramının siyaset bilimi, sosyoloji ve felsefe gibi alanlarda ele alınışı, her bir disiplinde farklı odaklar barındırır. Siyaset biliminde hoşgörü, çoğulculuk (pluralizm) ilkesiyle yakından ilintilidir. Pluralizm (her türlü eğilimin yasal ve demokratik yollarla örgütlenmesini ve siyasal yaşamda yer almasını kabul eder. Şiddet içeren veya anayasal düzeni yıkmayı hedefleyen eğilimleri kapsamaz.) toplumda birden fazla kimliğin, değerin ve çıkarın varlığını meşru kabul eden bir yöntem olarak öne çıkar. Hoşgörü, bu kimliklerin barışçıl şekilde bir arada yaşayabilmesini sağlayan temel ilkelerden biridir. Aynı zamanda, demokratik sistemlerin sürdürülebilirliği için kritik olan “siyasal katılım” ve “temsil” mekanizmalarının daha adil işlemesini destekler. Dolayısıyla hoşgörü, politik kültürün bir parçası olarak görülür.

Felsefi açıdan bakıldığında, hoşgörü kavramı “ahlaki relativizm” (ahlaki yargıların kültüre, döneme veya kişiye göre değişebileceğini savunan bir görüştür.) ile “evrensel insan hakları” arasındaki gerginliklerde de kendisini gösterir. Bir yandan, bir toplumun belirli ahlaki ilkeleri evrensel ilan etmesi, farklı değerlerin kabulünü engelleyebilir. Diğer yandan, “her görüşe saygı duymak” adı altında, temel insan haklarını ihlal edebilecek fikir ve uygulamaları da hoşgörmek tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için ahlaki relativizm’i kısaca açmak gerekir.

Ahlaki relativizm, ahlaki doğruların evrensel ve nesnel olmadığını, aksine kültüre, topluma, tarihi döneme, hatta bireye göre değişebileceğini savunan bir meta-etik görüşüdür. Basitçe "herkes için geçerli mutlak doğruların bulunmadığı" demek, yüzeysel kalır. Çünkü relativizmin farklı türleri vardır:

Kültürel Relativizm: Ahlaki doğruların, ait olunan kültürün normları tarafından belirlendiğini savunur. Bir kültürde kabul edilebilir olan bir davranış, başka bir kültürde yanlış kabul edilebilir.

Subjektif Relativizm: Ahlaki doğruların bireysel inanç ve tercihlere göre belirlendiğini savunur. Doğru ve yanlış, kişinin kendi öznel yargısına bağlıdır.

Durumsal Relativizm: Ahlaki yargıların içinde bulunulan duruma göre değişebileceğini savunur. Aynı eylem, farklı durumlarda farklı ahlaki değerlendirmelere tabi tutulabilir.

Bu türler, ahlaki relativizmin farklı yönlerini vurgular ve her biri kendi içinde eleştirilere açıktır. Örneğin, kültürel relativizm, evrensel insan hakları kavramıyla çelişebilirken, subjektif relativizm, ahlaki tartışma ve uzlaşmayı imkânsız hale getirebilir.

Bu nedenle hoşgörü, sınırsız bir kabulden ziyade, temel hak ve özgürlükler bağlamında tanımlanan bir “sınırlı kabul” olarak yorumlanmalıdır.

Birliktelik kavramı ise, toplumsal bütünlüğü ve dayanışmayı ifade eden geniş bir üst kavram olarak görülebilir. Sosyal sermaye, toplumsal güven ve kolektif bilinç gibi alt kavramların bir yansıması olan birliktelik, genellikle paylaşılmış ortak değerler ve normlar etrafında şekillenir. Bu kavram, siyaset sosyolojisi ve antropoloji alanlarında sıklıkla ele alınır. Bir toplumda farklı kesimlerin, “biz” duygusu etrafında birleşebilmesi, siyasal yapının istikrarını güçlendiren en önemli unsurlardan biridir.

Hoşgörü ve birliktelik arasındaki ilişki, bu makalenin merkezinde yer almaktadır. Pluralist bir toplumda farklı unsurların varlığı, zenginlik olarak görüldüğünde hem toplumsal yapılanma hem de devlet aygıtı bu çeşitlilikten beslenir. Aynı zamanda bu yaklaşım, bölücü ve ayrılıkçı söylemlerin etkisini zayıflatan bir “ortak payda” oluşturmaya imkân verir. Dolayısıyla hoşgörü ve birliktelik, üniter bir yapıyla çelişmek yerine, aslında üniter yapının uzun vadede istikrar ve meşruiyet zeminini güçlendiren dinamiklerdir. ────────────────────────────────────────────

1.BÖLÜM / 2. KISIM:

TARİHSEL ARKA PLAN

Hoşgörü ve birliktelik kavramlarının tarihte birçok farklı medeniyet ve toplum tarafından benimsendiği görülmektedir. Özellikle Osmanlı Devleti, uzun süre farklı dinî ve etnik toplulukları bir arada tutmayı başaran bir imparatorluk olması nedeniyle bu konuda önemli bir örnek teşkil etmiştir.

“Millet sistemi” adı altında Gayrimüslim toplulukların iç işlerinde özerkliğe sahip olduğu bu yapı, günümüz hoşgörü anlayışına ışık tutacak bazı pratikler sunmuştur. Elbette Osmanlı’nın uygulamaları modern anlamda bir “çoğulculuk” örneği olmayabilir, fakat tarihsel arka planın anlaşılması bakımından kritiktir.

Bu konuyu kısaca açalım. Osmanlı millet sistemi, modern çoğulculuk anlayışından farklı olarak hiyerarşik bir yapıya sahipti. Müslümanlar, devletin yönetici sınıfını oluşturuyor ve diğer milletlere göre üstün bir konuma sahiptiler. Gayrimüslimler ise kendi iç işlerinde belirli bir özerkliğe sahip olsalar da devlette Müslümanlarla eşit haklara sahip değillerdi. Örneğin, daha yüksek vergiler ödüyorlardı ve orduda hizmet edemiyorlardı. Bu durum, millet sisteminin eşitlik ve temsil ilkelerine dayanmadığını, dolayısıyla modern çoğulculuk anlayışıyla bağdaşmadığını gösterir.

Cumhuriyet dönemiyle birlikte ise, modern bir ulus-devlet inşa etme çabası çerçevesinde, farklı etnik ve kültürel unsurların tek bir “Türk Milleti” çatısı altında toplanması hedeflendi. Burada amaç, millî bağı güçlendirerek yeni kurulan devletin varlığını sağlam temellere oturtmaktı. Ancak 20. yüzyılın değişen siyasi ve sosyolojik dinamikleriyle birlikte, farklı grupların kimlik talepleri giderek daha da görünür hale geldi. Bu talepler, devletin üniter yapısını koruma ve millî kimliği muhafaza etme kaygısı ile zaman zaman çatışmalı bir hâl almıştır. Cumhuriyet dönemindeki milliyetçilik anlayışının evrimi hakkında detaya girmeden daha fazla bilgi 4 4 verilmesinin isabetli olacağı görüşündeyim. Örneğin, farklı dönemlerdeki siyasi iktidarların milliyetçiliği nasıl yorumladıkları ve uyguladıkları konusunu özetle açıklayalım.

Cumhuriyetin ilk yıllarında milliyetçilik anlayışı, siyasi iktidarların değişen öncelikleri ve toplumsal dinamiklere bağlı olarak farklı yorumlanmış ve uygulanmıştır. Tek parti döneminde (1923-1950), ulus-devlet inşa süreci ön plandaydı ve milliyetçilik, vatandaşlık bağı etrafında şekillenen, homojen bir ulusal kimlik yaratma amacına hizmet ediyordu. Bu dönemde, dil, tarih ve kültür alanlarında Türkçülük akımının etkisiyle reformlar gerçekleştirildi. Örneğin, Arap alfabesinin yerine Latin alfabesinin kabulü, Türkçe'nin sadeleştirilmesi çalışmaları ve tarih derslerinde Türklerin kökenine vurgu yapılması bu dönemin milliyetçilik anlayışını yansıtan uygulamalardır. Azınlık hakları ise Lozan Antlaşması çerçevesinde tanınmış olsa da pratikte tam olarak hayata geçirilememiştir.

Çok partili hayata geçişle birlikte (1950 sonrası), Demokrat Parti döneminde milliyetçilik anlayışında bir yumuşama görüldü. Daha liberal bir ortamda, farklı etnik ve dini grupların kültürel taleplerine daha fazla alan açılmaya başlandı. Ancak bu dönem, aynı zamanda Türkİslam sentezi gibi akımların da ortaya çıktığı bir dönemdir. Bu sentez, milli kimliğin tanımlanmasında İslam dinine daha fazla vurgu yaparak milliyetçiliği dini unsurlarla birleştirmeye çalışmıştır.

1960'larda ve 70'lerde siyasi istikrarsızlıklar ve ideolojik kutuplaşmaların yaşandığı dönemde milliyetçilik, farklı siyasi gruplar tarafından kendi ideolojilerine uygun şekilde yorumlandı. Sol görüşlüler, milliyetçiliği anti-emperyalist bir söylemle birleştirirken, sağ görüşlüler milliyetçiliği daha geleneksel ve muhafazakâr bir çizgide savundular.

1980 darbesi sonrası dönemde ise milliyetçilik, devletin siyasi ve ideolojik birleştirici gücü olarak yeniden vurgulanmaya başlandı. Kürt sorununun şiddetlenmesiyle birlikte, milliyetçi söylem güvenlik politikalarıyla iç içe geçti. Bu dönemde, kültürel ve dilsel haklar konusundaki talepler, milli birliğe tehdit olarak algılanarak bastırılmaya çalışıldı.

2000'li yıllarda ise AB üyelik süreci ve küreselleşmenin etkisiyle, Türkiye'de farklı kimliklere yönelik daha kapsayıcı ve çoğulcu politikaların geliştirilmesi yönünde adımlar atılmaya başlandı.

Kürt sorununun çözümü için diyalog kanalları açıldı.

Azınlık hakları konusunda yasal düzenlemeler yapıldı.

Ancak bu dönemde de milliyetçilik, siyasi söylemlerde önemli bir yer tutmaya devam etti ve zaman zaman farklı kimlik talepleriyle çatışma noktaları ortaya çıktı. Özellikle son yıllarda yükselen popülist milliyetçilik, küresel ve bölgesel gelişmelerin de etkisiyle, daha dışlayıcı bir söyleme ve politikalara yol açmıştır.

Her dönemin kendine özgü siyasi ve toplumsal koşulları, milliyetçilik anlayışının farklı biçimlerde yorumlanmasına ve uygulanmasına neden olmuştur. Bu farklılıkları anlamak, ülkemizin siyasi ve sosyal tarihini kavramak açısından büyük önem taşımaktadır. Ancak, bu konunun tüm yönleriyle ele alınabilmesi için daha detaylı akademik çalışmalara ihtiyaç vardır.

Ülkemizde hoşgörü ve birliktelik değerlerinin pratiğe yansımasını değerlendirebilmek için, özellikle çok partili hayata geçiş sürecinde yaşanan toplumsal ve siyasal dönüşümlere bakmak gerekir. Görüleceği üzere, 1950’lerden sonra artan demokratikleşme eğilimleri, çeşitli sosyal ve siyasal grupların kendilerini ifade etme imkânlarını genişletmiştir. Bu süreçte, farklı ideolojik ve etnik hareketlerin ortaya çıkması, bir yandan hoşgörü ve çoğulculuk arayan talepleri yansıtırken, diğer yandan millî birlik söyleminin güçlendirilmesi ihtiyacını da beraberinde getirmiştir.

1980’ler ve 1990’lar ise Türkiye açısından kritik dönemler olmuş; terör faaliyetleri ve siyasal istikrarsızlıklar, hem milliyetçi söylemin gündemde ağırlık kazanmasına hem de üniter yapının korunması konusunda daha katı tedbir düşüncelerine yol açmıştır. Bu dönem zarfında, hoşgörü ve çoğulculuk eksenli söylemler zaman zaman “bölücülük”le eş tutulmuş, toplumsal kutuplaşma ise artmıştır. Ancak 2000’li yıllara gelindiğinde, Avrupa Birliği uyum süreci ve küreselleşmenin etkisiyle, demokratik reformlar kapsamında farklı kimliklere yönelik daha kapsayıcı politikalar tartışılmaya başlanmıştır.

Bütün bu tarihsel arka plan, Türkiye’de hoşgörü ve birliktelik kavramlarının hızla değişen sosyo-politik dinamikler içerisinde şekillendiğini göstermektedir.

Tarihin belirli evrelerinde, farklı toplumsal unsurlara daha fazla alan açılırken, bazı dönemlerde de güvenlik ve bütünlük gibi kaygılar ağır basarak hoşgörü ve çoğulculuk ikinci plana itilmiştir.

Bu makalenin geri kalan bölümlerinde, tarihsel tecrübelerdeki bu ikilemlerin, üniter devlet ve milliyetçi görüşle nasıl bütünleştirilebileceği üzerinde durulacaktır. ─────────────────────────────────────────────

GELECEK YAZI:

1.BÖLÜM / 3. KISIM

ÜNİTER DEVLET KAVRAMI VE HUKUKİ BOYUT

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.